la la land - aşıklar şehri

Uzun zamandır sinemaya gitmiyordum. Aslında çok severim ama nedense son zamanlarda gittiğim tüm filmler hayal kırıklığı olmuştu, bu nedenle de gitmek içimden de gelmiyordu doğrusu. İstanbul'a yağan meşhur karın ilk günü deliler gibi kendimizi sokağa attıktan sonra doyamayıp eve dönmek istemeyince yolumuz düştü sinemaya.

Küçük kızımızla birlikte izleyebileceğimiz bir film var mı diye bakarken afişinden bana eski müzikaller hissi uyandıran filmi gördüm. Teknolojik aileyiz ya, hemen konusuna baktım internetten. IMBD puanı 8.1 olarak görünüyordu ve hakkında birçok ödül adaylığı ve olumlu yorum çıkıverdi karşıma. Biletimizi alıp beklemeye başladık. Kızım da bizimle dışarıda olmaktan ve sinemaya gelmekten dolayı çok heyecanlıydı, yorgun ve birazcık da hasta olmasına rağmen.

Film başlıyor anonsu yapılır yapılmaz hemen girdik salona ve yerimize oturduk, reklamlar bitip film başlayınca ilk sahneyle kendimden geçip gençliğime döndüm adeta. Çünkü izlediğim şey bana aynen bir Grease hissi yaşatmıştı. Gençler, renkler, harika bir müzik, dans ve enerji...

Film adeta beni içine çekiverdi ilk sahneyle ama aklım kızım ve eşimdeyken birazcık huzursuz olmadım desem yalan olur. Çünkü ben oldum olası müzikalleri çok severim ama nedense genelde insanlar sıkıcı bulur ya, ondan, onlar da beğenmezse, sıkılırlarsa diye endişelendim :( Fakat eşim elimi tutup okşayınca, kızımıza dönüp bakıp, düğme burnuyla pür dikkat filmi izlerken gözlerindeki ışığı görünce içim rahatladı ve filmin keyfini hep birlikte çıkarmak üzere kendimi filmin büyülü sahnelerine bıraktım...

Öncelikle yukarıda da bahsettiğim gibi film son derece renkli, enerjik, görsel olarak harika sahneler barındıran muhteşem bir müzikaldi. Oyuncu kadrosu çok iyiydi. Ryan Gosling ve Emma Stone'un başka filmlerini de izlemiştim ve çok beğenirim ama birlikte hele de şarkılar ve danslarla gerçekten harika olmuşlar. Filmi izlerken bir insanın her türlü yeteneğe birden nasıl sahip olabileceğine ve bunları başarılı şekilde kullanabileceklerine hayret ettim yeniden. Biri aynı anda hem iyi bir oyuncu, hem dansçı, hem şarkıcı, hem de müzisyen olabilir mi? Yakışıklılık ve güzelliği saymıyorum bile :)

Film, oyuncu olan teyzesine hayran olan ve bu yüzden oyuncu olma hayaliyle kariyerini bırakıp küçük bir Orta Amerika kasabasından Los Angeles'a gelmiş Mia ve maddi manevi tüm varlığını ve gönlünü klasik caza ve onun ustalarına kaptırmış idealist piyanist Sebastian'ın hayallerinin peşinde koşarken karşılaşmaları, başlangıçta birbirlerinden hoşlanmayan bu ikilinin tesadüflerle tekrar tekrar karşılaşıp, aşık olmalarını ve gerçek sevginin masalsı hikayesini anlatıyor.

Bunu yaparken, aşkı, bedellerine rağmen hayallerinin peşinden gitmeyi, gerçek sevginin fiziken bir arada olunmasa bile bitmediğini görüyor, bu duyguların oyunculuklardan sinema perdesine mükemmel şekilde akıp size ulaşmasına tanıklık ediyorsunuz. İçiniz sızlayarak izliyorsunuz filmi.

Birbirlerinin hayalleri hakkında çok da bilgisi olmayan bu iki kişi, hayal peşinde koşmanın ne demek olduğunu biliyor oldukları için birbirlerine çok iyi geliyorlar başlangıçta. Birbirlerinin hayallerini destekliyorlar ve yaptıklarını tutkuyla anlatıyorlar. Rengarenk, capcanlı, enerjik bir aşka başlanması ilkbaharla anlatılırken muhteşem görsel ve işitsel şölen başlamış oluyor.

Yeni başlayan aşkın heyecanı, birbirlerine iyi gelen ve çok yakışan bu iki kişi, bu kadar mutluyken, birden beklentiler içinde birbirlerine iyilik ettiklerini zannederek yaptıklarıyla, yollarını ayırmaya başladıklarını farketmiyorlar bile. İyi niyetle yapılan şeyler, yanlış anlaşılabiliyor ne yazık ki. "Cehenneme giden yol, iyi niyet taşlarıyla bezelidir" demiş Dante.

Biraz sekteye uğrasa da hayallerine ulaşıyorlar, tam da rüyalarındaki, bekledikleri gibi ve filmin sonunda izleyiciyi bir sürpriz final bekliyor. Oyuncuların gözlerindeki ifadelerden hissettikleri içinize akıyor, boğazınız düğümleniyor.... Film boyunca yaşadığınız coşku, tutku, gurur, mutluluk duygularını size bırakarak bitiyor film. Ve defalarca, defalarca, sıkılmadan izlenecek filmler listesine giriveriyor.

8,5 yaşındaki küçük kızımız, ikinci kez filme gitmeden önce, birlikte gitmek için bir arkadaşımı ikna etmek üzere "50 kere sıkılmadan izlenebilecek bir film" diye anlatıyor :) Bence de aynen öyle...

Filmde en çok hoşuma giden şeylerden biri de kostüm ve dekorlar oldu, müzik ve danslardan sonra. Uçuşan şifon etekler, topuklu dans ayakkabıları, tap dance (burun ve topuklarında yere vurulduğunda ses çıkarmasına yardımcı olan metal parçalar olan) ayakkabıları, gençliği hatırlatan rengarenk ve enerjik kıyafetler, aksesuarlar, dekorasyon ürünleri... herşey 60'lı 70'li yıllara ait bir retro kartpostaldan çıkmış gibiydi. Ama bunun yanında cep telefonlarının olmasını hiç garipsemediğimi farkettim filmi ikinci izleyişimde. Nasıl da hayatımızın bir parçası olmuş dedim kendi kendime.

Fred Astaire ve Ginger Rodgers, Gene Kelly, Rita Hayworth, Audrey Hepburn, Sophia Loren ve şu anda aklıma gelmeyen onlarca hayran olduğum oyuncunun filmlerindeki müzikleri, dansları izlerken o uyum ve zarafete hayran olurum ve o tarihte bunun başarılmış olması için oyuncuların ne kadar da yetenekli ve çalışkan olduklarını düşünürüm. Neden derseniz, herşey film makaralarına kaydedilirken  bir planı birçok seferde çekmek çok masraflı olacağı için büyük bir olasılıkla sözkonusu sahnelerin çekilmesi sırasında hata yapmamak için nasıl da sıkı çalıştıklarını düşünsenize...

Sizlerin de filmle ilgili yorumlarını merak ediyorum doğrusu, benimle paylaşırsanız çok sevinirim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder